Sabah Uykusu, Yağmur ve Tütün: Gülce’nin Ardından

Sabah uykusu, yağmur ve tütün; Gülce’nin ardından evinde tek başına kalan bir adamın pişmanlık, özlem ve geçmişle hesaplaşmasını anlatıyor.

Bu sabaha, pencereye vuran kuru dalların sesiyle uyandım. Ellerim yalnızlıktan üşümüş, dudaklarım yıllardır dokunulmayan öpüşlerin kuruluğuna teslim olmuştu. Aynadaki uzun ve dağınık sakallarım, bir zamanlar sevdiğin hâliyle hâlâ yüzümdeydi. Gülce, insanın yıllar içinde yalnızlığa alışabildiğini söylüyorlar. Ben yalnızlığa alıştım; fakat sensiz kalmaya bir türlü alışamadım.

Sen gideli kaç sonbahar geçti, sensiz uyanılan kaç sabah saçlarıma ak düştü, bilmiyorum. Ayrılığın bütün aşamalarından geçtim: önce inanmadım, sonra öfkelendim, en sonunda kabullenmeye çalıştım. On dört yıl aynı yatakta uyanmanın alışkanlığından vazgeçmek zor, ama asıl güç olan seninle yaşadığımız evde sensiz yaşamaktı. Hâlâ aynı yatakta tek başıma uyuyor, elinin değdiği hiçbir eşyayı yerinden oynatamıyorum.

Terapistim, seni hatırlatan şeylerden uzak durmamı söylüyor. Oysa insan yalnızca eşyalarla hatırlamaz; bir koku, bir ışık, mutfaktan gelen bir ses bile geçmişi yeniden kurmaya yeter. Gençken sana gitmeni söylerken bunun bir gün gerçek olacağını düşünmemiştim. Bir köpek edinir, balığa çıkar, kendi huzurumu kurarım sanıyordum. Sen o sözlerime acı bir gülümsemeyle bakmıştın. Şimdi, yıktığım her şeyin enkazı altında yavaş yavaş kaybolduğumu anlıyorum.

Yataktan kalkıp mutfağa geçtim. Tezgâhta biriken bulaşıklar küçük bir dağ gibiydi. Eski kahve makinesinin düğmesine bastım ve makineden yayılan kokuya sığındım. Kırık dolap kulpundan tutup senin hiç sevmediğin kupalardan birini çıkardım. Gözüm sürekli yatak odasının kapısındaydı; sanki birazdan orada belirecek, elimdeki kupayı görünce kahkahaya boğulacaktın.

Kapının çalınması hayalini dağıttı. Küçük bir kasabada yaşadığımı zaman zaman unutuyorum. Postacının getirdiği birkaç banka ekstresi ve faturada, hâlâ kâğıda basılan şeylere duyduğum tuhaf romantizm kaldı. Kapıyı kapatıp odanın havasını değiştirmek için pencereyi araladım. İçeri dolan soğuk, ada sabahlarının keskinliğini taşıyordu.

Sen böyle havaları severdin. Örgü hırkanı giyer, dağınık saçlarını toplar, kahveni almadan önce pencerenin kenarında sigaranla sakince otururdun. Coffee’yi kaybedeli beş yıl oldu. Sen yokken onun gözlerine bakarak sanki hâlâ seninle konuşuyordum. Şimdi o da yok. Ayrılığın ölümden farkı olmadığını sanırdım; kimi zaman ölümden bile ağır olduğunu düşünüyorum. Coffee’nin bir mezarı var, onunla orada konuşabiliyorum. Seninse bu evde dolaşan bir hayaletin kaldı.

Geçmişten çıkamıyorum. Sabaha karşı paylaştığımız yakınlığı, mutfakta bir türlü pişiremediğimiz kuzu etinin başında davlumbaz ışığında öpüşmemizi hatırlıyorum. Hâlâ aynı duş jelini kullanıyorum. Aynı koku tenime sindiğinde, bir gün kahverengi çizgili elbisenle yeniden kapıda belireceğine inanmak kolaylaşıyor. Koltuğun döşemeleri eskidiği hâlde onu değiştiremiyorum; göğsümde uyuyakaldığın, saçlarının üzerime, bacaklarının bacaklarıma değdiği o koltuğa kıyamıyorum.

Tanıştığımızda kendini bulamamış bir adamdım; üstelik kendimi aramaya bile niyetim yoktu. Sen, zayıflıklarımın içindeki gücü görebiliyordun. Bana âşık olduğunu fark ettiğimde korktum. Kendime iyi gelemezken sana nasıl iyi gelebilirdim? Yine de denemek istedim. Seninle yaşamayı, sana âşık olmayı seçtim. Sana bazen yalnızca “aşk” diye seslenirdim. Bu sözü ilk duyduğunda yüzündeki şaşkın ve sıcak gülümsemeyi hâlâ hatırlıyorum.

Çocuklarımızı, ilk arabalarını bizden habersiz kaçırıp kahkahalarla uzaklaşmalarını konuşurduk. Bunun gerçekleşmeyeceğini ikimiz de biliyorduk, ama yine de geleceği mümkün kılacak bir dürtü içimizde büyürdü. Şimdi bunun ne kadar bencilce olduğunu görüyorum. Seni sonunu bilmediğim bir yolculuğa inandırdım; sonra o yolculukta yanında olmadım. İnsan, tutamayacağı sözleri verirken bile onlara inanabiliyor.

Dün salı pazarından birkaç küçük balkabağı aldım. Sen onları çok severdin; ben sevmesem de yerken yüzündeki mutluluğu görmek için sana eşlik ederdim. Evin her yerine yayılan balkabağı kokusu saçlarına siner, ben o kokuyla geçen geceleri uzun süre unutamazdım. Şimdi balkabakları küçük balkonumuzda duruyordu. İstemeden de olsa onları pişirmeye karar verdim.

Kabakları kesmek başta zor geldi. Sonra senin yaptığın gibi ağır ama kararlı hareketlerle doğradım. Tencereye yerleştirip üzerine şeker ekledim. Sen her zaman daha fazlasını ister, ben ise sağlıklı olanı gereksizce tatlıya çevirmemek gerektiğini söylerdim. Bu kez bütün şekeri tencereye boşaltmak istedim. İnsan yanında duran nefese öyle alışıyor ki, alışkanlıklar yoklukta bile ona nankörlük ettiriyor. Sen gittikten sonra, yokluğun varlığından çok daha fazla şey öğretti bana.

Soğuyan kahvemin yanına döndüm. Eskiden içemediğim kahveyi dökerdim; artık içine buz atıp içiyorum. Meğer insan, basit bir alışkanlıktan bile kolayca vazgeçemiyormuş. Elimde buzlu ve bayat kahveyle balkona çıktım. İçimdeki boşlukla sokağı seyrettim. Sen balkondan aşağı bakmayı, sokakta oynayan çocukları izlemeyi severdin. Tanımadığın çocuklara gülümser, onlara el sallardın. Ruhun, ellerin ve burnun soğukta üşüse bile sıcacıktı.

Seninle birlikte hayat daha aydınlık görünürdü. Burnundan öpmeyi, soğuyan ellerini avuçlarımın arasına almayı özlüyorum. En sert kış günlerinde bile saten geceliğini giyip evin içinde, sevdiğin dizinin karakteriymişsin gibi dolaşırdın. Mutluluğun başımı döndürürdü. Şimdi özlemle andığım her şeyi kendi ellerimle yok etmiş olmam aklıma sığmıyor.

Hâlâ evin anahtarını girişteki paspasın altına bırakıyorum. Belki bir gün dönersin; ben uyuyor olurum ya da evde bulunmam. Anahtarı bulamayıp geri gitmeni istemiyorum. Ufukta yağmur bulutları toplanıyordu. Yağmuru ne kadar sevdiğini düşündüm.

Salona dönüp tütünümü ve kâğıdımı aldım. Tütün sarmayı sana ben öğretmiştim. Hiçbir zaman ölçüyü tutturamazdın; kimi zaman az, kimi zaman fazla koyardın. Bu hâlin de sana benzerdi. Keşke beni severken de biraz olsun dengeyi bulabilseydin. Yine de ince parmaklarının değdiği tütünü içime çekmekten daha büyük bir zevk tanımadım.

Şimdi kendi sigaramı sararken yalnızlığımla baş başa kaldım. Dumanı içime çekerken sanki senin nefesinle yeniden yakınlaşıyordum. Ruhumun yükünü taşıyamayınca bedenimi yağmurdan önce esen sert rüzgâra bıraktım. Tütünüm ıslanmadan, tozlu hayaline bir kez daha kavuşmuş oldum.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu