Her Yetişkinin Çocukluğuna Duyduğu Borç
Clara Dupont-Monod’un ‘Taşların Anlattığı’ kitabı, aile içindeki duygusal çatışmaları ve engelli bir çocuğun etkisini ele alıyor.
Vefa Oğuz yazdı…
Değişim sürecinin ilk adımlarını ne zaman attığınızı hatırlıyor musunuz? Kalbinizdeki o derin yarayı açan, hayatınızın akışını değiştiren o anı? Hayatın sunduğu imtihanlar, olgunlaşma yolunda kaçınılmaz birer durak. Ancak bazı zorluklar, diğerlerinden çok daha ağır basıyor. Erken yaşta olgunlaşmak, hayata karşı bir kalkan işlevi görüyor. Fakat bu olgunlaşma süreci, beraberinde çürümeyi de getirebiliyor.
Bazen bir ev, bir romanın merkezinde durur. Sessiz taş duvarları, geçmişin yükünü sırtında taşır. Her dönemin derdi ve çözümü farklıdır; bu durum her coğrafya ve aile için geçerlidir. Clara Dupont-Monod, Taşların Anlattığı adlı eserinde bir evin duvarlarını konuşturuyor. Taşların diliyle, bir ailenin kırılganlığı, engelli doğan bir çocuğun etrafında gelişen sarsıntılar ve hastalığın getirdiği hüzün, okuyucuya derin bir şekilde aktarılıyor. Kitap boyunca aile bireylerinin isimleri geçmiyor; tüm hikaye, ‘uyumsuz’ olarak adlandırılan engelli çocuğun etrafında şekilleniyor. Taşlar, bizi önce Ağabey, ardından Kız Kardeş ve nihayetinde Sonuncu olmaya davet ediyor.
Ağabey, ilk evlat olmanın getirdiği sorumlulukla birlikte, engelli çocuğun bakımını en çok üstlenen kişi oluyor. Görmeyen kardeşine göz, nefes ve can oluyor. Tüm bunları yaparken kendi çocukluğunu geride bırakıyor. Ağabey, hüznün insanı dönüştüren etkisini en belirgin şekilde yaşayan karakter. Merhamet, fedakarlık ve empati onun yeni kimliği haline geliyor. Amansız bir hastalık, Ağabey’i yalnızca hedefler peşinde koşmaya itiyor; doktor randevuları, ilaçlar, kardeşinin bakımı ve temizliği onun gündemini oluşturuyor. Kardeşi, durumu tam olarak kavrayamasa da, abisi için herkes kadar yaşamaya hakkı olduğunu biliyor. Eğer Ağabey bir duygu olsaydı, adı Merhamet olurdu. Toplumdaki büyük çocuk olmanın getirdiği sorumluluk, kaygı ve kontrol ihtiyacı, onun liderlik ve yönetim becerisiyle birleşiyor.
Sonrasında Kız Kardeşin perspektifinden olaylara tanıklık ediyoruz. ‘Uyumsuz’un gelişi, onun en sevdiği oyun arkadaşı olan ağabeyini kaybetmesine neden oluyor. Bu durum, Kız Kardeş’in engelli çocuğa karşı mesafeli durmasına yol açıyor. İyileşme ihtimali bulunmayan kardeşiyle olan ilişkisini kaybettiğini fark ettikçe, bu mesafe öfkeye ve kırılganlığa dönüşüyor. Ailedeki neşeyi alıp götüren bu durum, Kız Kardeş’in çocukluğunu da derinden etkiliyor. Arkadaş davet etmekten vazgeçmek zorunda kalıyor; evde böyle bir varlık varken nasıl davet edebilirdi ki? Utanıyordu. Televizyonda gördüğü bir reklam cümlesi, içini parçaladı: ‘Sıradan olandan vazgeçin.’ Sıradanlık için neler vermezdi ki, iki ebeveyn, üç çocuk ve dağda bir ev için. Şarkılı sabahlar, müzik dolu bir salon, cuma akşamları arkadaşlar… Bu ayrıcalığın bilincinde olan sıradan bir aile hayali peşindeydi.
Ortanca bir çocuk olmanın getirdiği zorlukları en çok hissettiğim karakter Kız Kardeş oldu. Görünmez hissetme, kendini kanıtlama ihtiyacı ve kararsızlık, onun karakterinde belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Ne ilk çocuğun gücüne ne de son çocuğun şımartılmışlığına sahip. Bu nedenle kendine bir alan açma çabası içinde.
Son olarak, uyumsuzun ölümünden sonra doğan ve onun gölgesinden kurtulamayan Sonuncu karakterine geliyoruz. Okurken, geleceğe bırakılan temiz bir sayfa hissiyatı veren Sonuncu,
“Onu kendi yaşındaki çocuklardan ayıran bir sınır olduğunu hissediyordu. İnsani olan her duyguyu hemen algılıyordu. Bir bakışı, bir melankoliyi, bir beklentiyi, bir aşağılık duygusunu, gizli bir aşkı, bir korkuyu hemen yakalıyordu. Öteki olanı bir hayvan gibi seziyordu. Ama reddedilmemek için insan kalmaya gayret ediyordu, zira hassas olanların aynı zamanda av olduklarını tahmin edebiliyordu.” (sf.97)
“Bir yaralı, bir asi, bir uyumsuz ve bir büyücü. Güzel iş,” dedi. Güldüler. (sf. 120)
Sonuncu, annenin de belirttiği gibi bir büyücü gibi aileyi yeniden bir araya getiriyor. Ailedeki son çocuğun gözlem yeteneği, değişen duygusal durumları yakalaması ve nabza göre şerbet vermesi, Sonuncu’da belirgin bir şekilde görülüyor. Ancak bu karakterdeki pervasızlık değil, tam tersine bir olgunluk var; çünkü kendisinden önce doğmuş ve ölmüş olan bir hayaletin ağırlığı evin her köşesinde hissediliyor.
Unutulmuş hikayelerin kahramanı her zaman çocuklardır. Onları dinledik taşların dilinden. Farklı doğan bir çocuk, eksik olanın aslında çocuk değil, toplumun empatisi olduğunu ve aile içinde yaşanan olayların her bireyde farklı yankılar bulduğunu gösteriyor. Kişi ancak bir hüznün kıskacındayken başkalarını yargılayamıyor. Yazar, edebiyatta sıkça işlenen bir konuyu ele almasına rağmen, kitabın kendine has ruhunu okuyucuya anında hissettiriyor. Bu anlatıyı özel kılan da bu. Çünkü hepimizin evinde, duvarlarında sessiz tanıklar var.
Taşların Anlattığı
Clara Dupont-Monod
Çev. Badırhan Bozkurt
İletişim Yayınları
2024 – İstanbul
120 sayfa




