Ben Fahriye ve Türkiye: Muhafazakâr Flanörün Derinlikleri

Hasan Harmancı’nın eseri, bireysel ve kolektif varoluşu sorgulayan derin bir roman olarak öne çıkıyor.

Okan Keleş yazdı…

Hasan Harmancı’nın Ben Fahriye ve Türkiye adlı romanı, okuru klasik anlatı kalıplarının dışına çıkararak alışılmadık bir yolculuğa davet ediyor. Bu eser, geleneksel bir olay örgüsü yerine, bir atmosferin içine sürükleyerek okuyucunun dikkatini çekiyor. Roman, hem bir roman hem de bir öykü gibi okunabilen, türler arası bir geçişkenlik sunuyor. Metnin temel sorusu ise “ne oldu?” değil, “nasıl bir hâlin içindeyiz?” şeklinde beliriyor.

Eser, üç ana unsur etrafında şekilleniyor: Anlatıcı “Ben”, Fahriye ve Türkiye. Ancak bu unsurlar, sıradan karakter ve mekân kavramlarının ötesinde, varoluşsal bir durumu temsil ediyor. Anlatıcı Ben, kendini silik ve edilgen hisseden bir bilinç olarak karşımıza çıkıyor. Bu siliklik, bireysel bir melankolinin ötesine geçerek, kuşaklar boyunca süren bir ruh hâlinin simgesi haline geliyor. Ben’in depresif durumu, kişisel bir sorun olmaktan ziyade, çağdaş insanın —özellikle taşrada sıkışmış entelektüel bireylerin— kolektif bir varoluş sıkıntısını yansıtıyor.

Bu pasif anlatıcı, gözlemler ve içsel düşünceler arasında dolaşırken, eyleme geçmiyor. Bu durum, okurun zihninde şu soruyu uyandırıyor: Bu entelektüel duruş, gizli bir edilgenlik mi barındırıyor? Ben karakteri, nihilizm ile tasavvuftaki “hiçlik” anlayışı arasında gidip gelirken, metin bu iki uçtan birini kesin olarak benimsemiyor. Bunun yerine, Freud’un thanatos kavramıyla ilişkilendirilebilecek bir çözülme ve geri çekilme dürtüsü, anlatının derinliklerine nüfuz ediyor.

Fahriye ise bu durağanlığın zıttı olarak öne çıkıyor. Romanın dinamik unsuru olan Fahriye, hayata karışabilen ve Ben’in durağanlığını kıran bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Onun varlığı, anlatıcının hayata tutunabilmesi için bir köprü işlevi görüyor. Ancak Fahriye’nin karakter derinliği sınırlı; değişmeyen bir figür olarak, daha çok Ben’in varoluşunu mümkün kılan bir “karşılık” olarak konumlanıyor. Bu bağlamda, Fahriye’nin varlığı, Levinas’ın öteki üzerinden var olma düşüncesini hatırlatıyor: Ben, Fahriye sayesinde varlığını sürdürüyor. Fahriye’yi eros, Ben’i ise thanatos olarak yorumlamak mümkün; ancak bu eros, dönüştürücü olmaktan ziyade, hayatta tutucu bir işlev üstleniyor.

Romanın üçüncü unsuru olan Türkiye, yalnızca bir mekân değil, aynı zamanda bir karakter olarak öne çıkıyor. Gri, kaotik ve hüzünlü atmosferiyle Türkiye, anlatının ruhsal zeminini oluşturuyor. Ülkenin toplumsal ve siyasal sıkışmışlığı, karakterlerin içsel sıkıntılarıyla örtüşüyor. Heidegger’in “fırlatılmışlık” kavramı bu bağlamda anlam kazanıyor: Karakterler, seçmedikleri bir dünyaya atılmış durumda ve burada “normal kalmak” başlı başına bir çaba gerektiriyor. Bu çaba, büyük ideallerle değil; gündelik ritüellerle —çay içmek, yürümek, birlikte sessiz kalmak— sürdürülüyor. Roman, hayatı bu küçük jestlerle onurlandırmaya çalışıyor.

Zaman anlayışı da bu atmosferi pekiştiriyor. Metin, kronolojik bir ilerleme sunmuyor. Bergsoncu anlamda bir “süre” söz konusu: Akan değil, biriken; ilerleyen değil, tekrar eden bir zaman yapısı var. Olaylar yaşanmaz, hâller sürer. Bu tercih, anlatıyı neden-sonuç ilişkilerinden bilinçli bir şekilde uzaklaştırıyor.

Ben Fahriye ve Türkiye, edebi akrabalıkları açısından zengin bir metin olarak öne çıkıyor. Sebald’in melankolik flanör anlatısını, Pessoa’nın iç monologlarını, Sartre ve Camus’nün varoluşsal kaygılarını çağrıştırıyor. Türk edebiyatında ise Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamındaki C. karakteriyle, Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimizndeki edilgenlik ve naif hüzünle benzerlik taşıyor. Tanpınar’ın Mümtaz’ından miras kalan kararsızlık ve melankoli de romanın atmosferinde hissediliyor.

Romanın önemli bir başarısı, edebiyatımızda nadir görülen bir figürü öne çıkarmasıdır: Muhafazakâr bir flanör. Bu figür, postmodern parçalanmaya tamamen teslim olmayan, ancak modern romanın katı nedenselliğine de mesafeli duran bir anlatı bilincini temsil ediyor. İş hanlarının merkezi bir mekân olarak seçilmesi, bu bilinçle uyumlu bir tercih olarak öne çıkıyor; gündelik yaşamın içinde gözden kaçan alanlara dikkat çekiyor.

Ancak metnin bazı zayıflıkları da mevcut. Yer yer aşırı süslenmiş cümleler, anlatının yoğunluğunu zayıflatıyor. Kurgu, bilinçli olarak gevşek tutulmuş olsa da, bu durum zaman zaman iskeletsizlik hissi yaratıyor. Karakterlerin diyaloglarında tek seslilik belirgin; Fahri Baba figüründe ise anlatma eğilimi, gösterme ilkesinin önüne geçiyor.

Tüm bu eleştirilere rağmen Ben Fahriye ve Türkiye, bir “olay romanı” olmayı hedeflemiyor; daha çok bir ruh hâlini kayda geçirme iddiasında. Belki de bu yönüyle yazar, bireysel bir hikâye anlatmaktan ziyade, Türkiye’nin kolektif bilinçaltının kâtipliğini üstleniyor. Roman, okurdan hız değil, durma; merak değil, dikkat talep ediyor. Ve tam da bu nedenle, çağdaş Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edinmiş durumda.

Ben Fahriye ve Türkiye

Hasan Harmancı

Fabrik Kitap

200 s.

2025 İstanbul

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu