Sonsuzluk ve Bir Gün: Zamanın Derinliklerine Yolculuk
Teodoros Angelopulos’un ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ filmi, zamanın doğasına dair derin bir sorgulama sunuyor.
Sema Özalp yazdı…
“Yarının Olmayacağı O Gün Ya Bugün ise”
“Derin vakitler ümit etmiştik, dar zamanlara kaldık” sözü, Teodoros Angelopulos’un 1998 yapımı Sonsuzluk ve Bir Gün filmine dair düşüncelerimi şekillendiriyor. Zamanı, yıllardan aylara, aylardan haftalara, haftalardan günlere, günlerden saatlere ve saatlerden dakikalara bölerek, sayısal bir kalıba hapsettiğimiz bir gerçek var. Ancak zaman, bir denklemin bilinmeyeni değil, bir şiirin dizeleri olmalıydı. Belki o zaman kalp atışlarını duyabilir, zamanı daha yakından tanıyabilirdik.
Film, ölüme yaklaşan şair Alexandre’ın bir gününü merkezine alıyor. Alexandre’ın ölümü, sadece onun değil, izleyicilerin de zaman kaygısını hissetmesine yol açıyor. Son günlerinde yaptığı veda ziyaretleri ve tamamlanmamış hayalleriyle, izleyici olarak biz de onun gözünden hayata bakmaya başlıyoruz. Öncelikle yardımcısı Ourania ile vedalaşan Alexandre, ardından kızı Katerina’yı ziyaret ederek bir yolculuğa çıkacağını söyler. Yolda, polisten kaçan bir mülteci çocukla karşılaşır ve onu arabasına alır. Bu çocuk, şairin tamamlamaya çalıştığı şiirine eksik kelimeleri kazandırarak, geçmişi ve bugünü anlamlandırmasına yardımcı olur.
Filmin ilk sahnesinde çocuklardan biri “Zaman nedir ki?” diye sorar, diğeri ise “Zaman deniz kenarında çakıl taşları ile oynayan bir çocuktur” yanıtını verir. Bu diyalog, zamanın göreceli doğasını çocuklar aracılığıyla ortaya koyar. Çocuklar, mekânı ve zamanı kavrayamadıkları için, onlar için zaman bir bütün olarak algılanır; ne dünü ne de yarını düşünürler. Yol arkadaşının çocuk olması, zaman kavramının yokluğunu, mülteci olması ise mekân kavramının eksikliğini simgeliyor. Şairler ise zamanı hisleriyle tanımlar, bu nedenle Alexandre, kalan zamanından çok yarıda kalan şiiri için endişelidir.
Filmde belirli bir zaman sıralaması yoktur; geçmiş, şimdinin içinde akıp gider. Bu yapı, izleyicilere zamanın esnekliğini hissettirir. Alexandre’ın geçmişe dair anıları, sanki o an yaşanıyormuş gibi sunulur. Geçmişteki sahneler, bölünmeden izlenirken, Alexandre’ın giydiği kıyafetler de geçmişle şimdinin sürekliliğini vurgular. Bu anlatım tarzı, geçmiş ile şimdi arasında güçlü bir bağ kurarak, zamanı bir bütün olarak algılamamıza olanak tanır.
Filmin en etkileyici yönü, şiirsel ve incelikli anlatımıdır. Bu anlatım tarzı, başkarakter Alexandre’ın şair kimliğiyle bütünleşir. İzleyici, ekranda dışarıdan bir gözlemci değil, filmde gizli bir izleyici gibi hisseder. Her sabah aynı müzikle karşılaşan komşusunu merak ederken, hayal dünyamızda onu tanımaya çalışırız. Ayrıca, şiirin eksik kalan kısımları için öğrendiğimiz yeni kelimelerle heyecanlanırız.
Film, yalnızca zaman kavramını sorgulatmakla kalmaz, aynı zamanda şu soruyu da gündeme getirir: “Yeterli zaman, yaşanmamışlıkları ve yarıda kalmışlıkları telafi edebilir mi?” Alexandre, annesini hastanede ziyaret ederken, hayatının yarım kalmışlıklarına veda ederken şu sözleri söyler:
“Neden anne? Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden? Neden çaresizce çürümek zorundayız? Acı ve arzularla ikiye bölünerek? Neden hayatımı sürgün geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim? Dilimi konuşma lütfu nasip olunca, kendi dilimi, kayıp kelimeleri henüz telafi edebiliyorken ya da sessizlikten unutulmuş kelimeleri bulup çıkarabiliyorken. Neden yalnızca o zaman ayak seslerimi duyabildim yeniden evimin içinde yankılanan. Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?”
Filmde sıkça tekrarlanan “Yarın ne kadar sürer?” sorusu nihayetinde cevap bulur: “Sonsuzluk ve bir gün kadar”. Bu cevap, izleyicinin kendi yorumlarına açık bir ifade taşır. Zaman, herkesin farklı bir döngüsü olduğu gibi, bu cevap da kişisel bir anlam taşır. “Yarını tek bir günden ibaret düşünmeyiz; yarın kavramı ömrü ifade ediyormuş gibi sonsuza dek sürecek gibi gelir. Bu düşünceyle bir şeyleri hep yarına erteleriz, ama bir gün gelir, yarının olmayacağı bir gün, o gün son gün olsa bile, yine de bilemeyiz yarının olmayacağını. Yarının var olduğu düşüncesi, belki de zamanla yüzleşmekten kaçmamızın bir yoludur.”




