Bülent Akyürek’in Yılgın Türk Portresi

Bülent Akyürek, Yılgın Türkler kitabında Türk insanının ruh halini derinlemesine inceliyor.

Bülent Akyürek ile tanışmam, 90’lı yılların sonlarına dayanıyor. O dönem Ankara’da askerlik yapıyordum ve sık sık Kızılay’daki Gökkuşağı Çay Evi’ni ziyaret ederdim. Bu mekan, edebiyat meraklılarının buluştuğu, kitap ve dergiyle dolu bir atmosfer sunuyordu. Orada oturup çevremdeki insanların sohbetlerini dinlemek, askerliğin getirdiği ağır duygulardan uzaklaşmamı sağlıyordu. İşte böyle bir ortamda tanıştım Bülent Akyürek ile. Konuşmaları heyecan verici, cümleleri sıra dışıydı ve samimiyeti hemen dikkat çekiyordu. O, ülkesini seven bir yürek taşıyor, derdi ve acıları vardı. Benim gözümde, tam anlamıyla yılgın bir Türk’tü; belki de daha doğru bir ifadeyle yıldırılmış bir birey. Bülent Akyürek, hayatı boyunca mazlum bir duruş sergileyerek yaşadı.

Akyürek, yılgın Türkleri çok iyi tanıyordu. Hayatın tam ortasında, halkın içinde yaşamış ve onların sesi olmuştu. “Yılgın Türkler” kitabını okurken, onun ruh halini göz önünde bulundurmak önemli. Çünkü bu eser, sert ve çarpıcı bir ayna tutuyor. Bülent Akyürek, sokak dilini, kahvehane sohbetlerini ve dolmuş muhabbetlerini edebiyatın içine ustalıkla yerleştiren bir yazar. Bu nedenle okuyucular, bu satırlarda kendilerini buluyor; bazen gülüyor, bazen utanç duyuyor ama en nihayetinde içsel bir rahatlama hissediyor. Çünkü onun kalemi, söylenmeyenleri, fısıldananları ve içe atılanları yüksek sesle dile getiriyordu.

Akyürek, Türk insanının kolektif ruh halini yılgınlık kavramı etrafında şekillendiriyor. Zafer naralarının atılmadığı, yenilginin bile “ezilmedik” diye teselli edildiği bir dönemi anlatıyor. Bu yılgınlık, basit bir kabulleniş değil; derin bir yorgunluk, yüzyıllar süren savaşların, göçlerin ve bekleyişlerin birikimidir. Akyürek, bu birikimi kazıdıkça, koyunla kurt arasında gidip gelen, söğüt gölgesinde dinlenen ve “ayaktayken bir bardak su getirsene” diyen bir insan tipi ortaya koyuyor.

Kitap boyunca yer alan denemeler kısa ama etkili bir şekilde okuyucunun zihninde iz bırakıyor. Her biri ayrı bir tokat, ayrı bir gülüş getiriyor. “Ayaktayken bir bardak su getirsene…” cümlesiyle başlayan yolculuk, basit bir isteğin ardında yatan iktidar arzusunu, başkalarına iş buyurma alışkanlığını gözler önüne seriyor. “Yenildik ama ezilmedik!” ifadesi, yenilgiyi bile zafer olarak görme yeteneğimizi özetliyor. “Bana bir şey olmaz abi, ben Türk’üm!” cümlesi ise tüm zorluklara karşı bir kalkan işlevi görüyor.

Akyürek’in dili, sokak argosuyla edebiyat arasında ince bir denge kuruyor. Mizahı keskin, acı verici ve bazen kaba olabiliyor; ancak bu kabalık yapmacık değil, içten bir şekilde ortaya çıkıyor. Kahve köşelerinde, dolmuşlarda ve dost masalarında konuşulanların yazıya dökülmüş hali gibi. Bu nedenle okurken her cümle tanıdık geliyor ve bu tanıdıklık rahatsız edici bir etki yaratıyor. Rahatsız etmek, yazarın niyetiydi zaten.

Yılgın Türkler’i bir milletin portresi olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu portrede kahramanlık hikayeleri ya da mağduriyet edebiyatı değil, günlük yaşamın içindeki küçük yenilgiler, kibirler ve kaçışlar öne çıkıyor. Yazar, tüm yılgınlıklarımızı çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu damarı buldukça okuyucuyla buluşuyor, yüzleştiriyor ve tuhaf bir kardeşlik hissi uyandırıyor.

Kitaptaki bazı unsurlar abartılı ve alaycı görünebilir; ancak bu abartı, gerçeği daha net görmemizi sağlıyor. Pastırmanın eyer altında pişmesiyle başlayan hikaye, hafiflik arayışını ve yükten kurtulma çabasını simgeliyor. Söğüt dikme alışkanlığı, geçiciliği ve faniliği simgeliyor. Cam kenarı sevdası, görünmemeyi ve kenardan izlemeyi yansıtıyor. Her küçük detay, büyük bir ruh halini açığa çıkarıyor.

Akyürek, bu detayları toplarken acımasızdı. Acımasızdı ama kin tutmadı. Kızdı ama sevdi; severken de eleştirdi. Bu nedenle okuyucu sayfaları çevirdikçe hem kendini tanıdı hem de kendiyle yabancılaştı. Yabancılaştı çünkü yılgınlığın ne kadar derinlere işlediğini fark etti. Tanıdı çünkü bu yılgınlık, hepimizin ortak malıydı.

Kitap sona erdiğinde geriye şu soru kalıyor: Bu yılgınlıktan çıkış mümkün mü? Akyürek bu soruya cevap vermiyor; sadece göstermeyi tercih ediyor. Gösterdikçe okuyucuyu kendi başına bırakıyor. Belki de en ağır yük bu: Kendini görmek. Kendini gördükten sonra ne yapacağını bilememek. Bilmemek ama yine de bir yerden başlamak istemek.

Bülent Akyürek, yaşadığı sokakların filozofuydu. Filozof, hem güldürür hem düşündürür; hem kızdırır hem de tuhaf bir kardeşlik hissi uyandırır. Çünkü en çok güldüğü yerde en çok acı çeker, en çok kızdığı yerde en çok sever. Bu çelişkili duygu yumağı, kitabı okurken içimizde düğümleniyor. Düğümlendikçe çözülmek istiyor, çözülmek istedikçe daha çok düğümleniyor.

Yılgın Türkler okunduktan sonra insan bir süre sessiz kalıyor. Sessiz kalıyor çünkü söylenecek çok şey var; ama hepsi aynı anda söylenemiyor. Yılgınlık, tam da bunu yapıyor; söylenmeyi erteliyor, içe atıyor ve kendi kendine mırıldanıyor. Ancak bu kitap, o mırıldanmayı yüksek sesle dile getiriyor. Yüksek sesle okudukça belki bir yerden değişim başlayacak. Başlar mı gerçekten? Bilinmez. Ama en azından birileri yüksek sesle sormaya devam edecek.

Bülent Akyürek’in sessiz ama derinden yakan bir ateşi var. Onu anlayanlar, sesini duyanlar, o ateşi canlı tutacak. Çünkü Bülent Akyürek, nasıl yazdıysa öyle yaşadı; dosdoğru, içten ve inançla. Mekanı cennet olsun.

Yılgın Türkler
Bülent Akyürek
C4 Kitap
239 s.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu